|
Konuğumuz:
Sn. Uğur Ersoy
Uğur
ERSOY 1961 Ankara doğumlu. TED Ankara Kolejini 1979 yılında
bitirdikten sonra önce ODTÜ Ekonomi, daha sonra Hacettepe
Sosyoloji bölümlerini bitiren Ersoy, aynı üniversitede Kamu yönetimi
masterini tamamlamış. 55. dönem müdavimi olarak Milli Güvenlik
Akademisini de bitiren konuğumuz, çeşitli kamu ve özel sektör
kuruluşlarında üst düzey yöneticilik yapmış. 2006 yılında Türk
Eğitim Derneği Genel Müdürlüğü görevinden ayrılarak tüm
zamanını yaklaşık on iki yıldır sürdürmekte olduğu erişkin
eğitimlerine yönlendirmiş bulunmakta.
Ersoy
çeşitli üniversite, sürekli eğitim merkezi, kurum ve kuruluşlar,
STÖler, Sanayi ve Ticaret Odaları-Borsaları ile şirketlerde;
“kişisel kalite”, “farkındalık”, “kurumsal dönüşüm”,
“performans”, “algı yönetimi”, “iletişim”, “siyaset
ve siyaset iletişimi”, “markalaşma”, “motivasyon” ve
“liderlik” eğitimleri ile “eğitici eğitimleri” vermekte
ve aynı konularda kurumsal koçluk ve danışmanlık yapmakta.
Renkli
ve dinamik kişiliği ile tanınan Uğur ERSOY, aynı zamanda yaklaşık
25 yıldır rock, R&B, folk ve blues türlerinde gitarist ve vokalist olarak programları ve
konserleri olan iyi bir müzisyen.
Kendisine
katılımı ve destekleri için teşekkür ediyoruz.
1S:
İK VE BİLİŞİM ORTAMINI NASIL EŞLEŞTİRİYORSUNUZ ?
Tüm
dünyada işgücü piyasasında da bir küreselleşme etkisi açık
olarak görülüyor. Eleman ihtiyacı olan firmalar artık talep ettikleri personeli istedikleri
kriterler çerçevesinde internet ortamından ve uluslararası
piyasalar da dahil olmak üzere bulma şansına sahipler. Tabii bu
olanaklar beraberinde bazı sorunları da getiriyor. Özellikle
internette kendi kimlik ve becerilerini gerçek dışı bilgilerle
yayınlayan örneklere de sıkça rastlanıyor.Doğru ve güvenilir
bir İK sitesi ile çalışıldığı sürece şirketlerin nihayet
“işe göre adam” bulma şansları, bu çerçevede verimli ve
profesyonel kadroları istihdam etmeleri avantajı sağlanmış
durumda.
Benim
esas değinmek istediğim konu, İK web sayfalarının sadece
eleman-iş ihtiyacı eşlemesine yaradığına dair kısıtlı bakış
açısı. Oysa bu siteler gerek kariyer geliştirme, gerek iş ve
verimlilik hayatının olmazsa olmazı “eğitim” olgusunun sürdürülebileceği
bir platform ve gerek çalışan gerekse işlendiren açısından
demokratik bir forum alanı olarak işlev görmeli diye düşünüyorum.
Talep paylaşımından ziyade bilgi paylaşımına yönelinmesi
halinde yıllardır söyleye geldiğimiz “eğitim şart” esprisinin de lafta kalmak yerine gerçeğe dönüşebileceğini
değerlendiriyorum.
Sitenizin
bu tip çalışmalar ve planlar içinde olmasını çok olumlu bir
adım olarak görüyorum. Belirttiğim alan ve bilgi ağı genişliğini
sağlayabilmeniz halinde ülkemiz için önemli bir hizmeti başarmış
olacağınıza inanıyorum.
2S:
İK VE ŞİRKET GELİŞİMİ HAKKINDA GÖRÜŞLERİNİZ NELERDİR ?
İK
olgusu ne yazık ki pek çok işletme ve kurum için hala
“personel özlük işleri” ve “tahakkuk” olarak algılanıyor.
Çoğu şirketin kurumsal gelişme hedefleri ile ilgili bir kariyer
planı ve bu planı hayata geçirecek eğitim sürecinden bihaber
olduğu bir gerçek.
Çağdaş
ekonomik hayatta “gelişmiş/nitelikli insan gücü” en önemli
girdi olarak kabul edilmekte.
Bu nedenle tüm gelişmiş şirketler esas yatırımını beşeri
sermaye olarak gerçekleştirmekte. Artık
en değerli metanın “bilgi” olduğu çok açık. Bu çerçevede
nitelikli çalışanların şirketler için katma değeri üreten
itici güç olduğu gerçeğine uygun süreçleri dikkate almak
durumundayız. Yine bu çerçevede “sürdürülebilir eğitim
politikaları”, “performans geliştirme”, “motivasyon”
ve “yaratıcılık geliştirme” kavramlarını iyi anlamalıyız.
Örneğin “performans ölçümü” dendiğinde genelde anlaşılan
“performansı kötü olan çalışandan kurtulmak”tır.
Oysa
esas olan “kötü performansı bertaraf etmektir”, kişiyi değil.
Bu nedenle performans sorunları çalışan değiştirerek değil, yöntem değiştirerek
ve eğitimle desteklenerek çözülecektir. Bu tip anlayış sorunlarının öncelikli olarak giderilmesi
hedeflenmelidir.
Az
önce dile getirdiğim ve İK anlayışının çağdaşlaşması
gereğine dair görüşlerim, ki; İK siteleri ile ilgili belirttiğim
vizyon genişliği ihtiyacı bu temele dayanmaktadır, şirketlerin
çağdaş dünyada varlıklarını sürdürebilir ve rekabet
edebilir olmaları için belirttiğim saptamalardır.
3S:
İK VE SÜRDÜRÜLEBİR EĞİTİM HAKKINDA NELER SÖYLEMEK İSTERSİNİZ
?
Biliyorsunuz,
genelde “eğitim” ve “öğretim” kavramları birbirine karışmakta.
Eğitim yaşam boyu süren bilgi edinim süreci. Öğretim ise
belirli bir zamanda hedef davranış veya becerilerin sağlanmasına
yönelik metodik bilgi aktarımı. Bu tanımlardan yola çıkarak;
her düzeyde çalışan
için öncelikli olarak bir “farkındalık” eğitimi yapılması
gerektiğini düşünüyorum.
Zira
çağdaş çalışma anlayışım öncelikle bireyin kendi “özdeğerlendirme”sini
yapabilmesine dayanıyor. Kendi kısıtlarını, kapasitesini ve
performansını algılayabilen bireylerin daha üretken ve verimli
çalıştığını görüyoruz. Şirketlerin insan kaynağı
merkezli bir çalışma modelline sahip olması aslında yöneticiden
önce çalışanın kendisine bağlı. Bu bilinç yerleştikçe çalışan-çalıştıran
ilişkisi de bir tip “kazan-kazan” ilişkisi şeklinde bir
sinerji oluşturuyor. Bu sürecin en önemli katma değeri ise takım
oyunu ve kolektif başarı.
Bakınız;
genele baktığınızda çoğunluk çalışanın “mutsuz” ve
“mahkum” çalıştığını göreceksiniz. Mutluluk sağlamak adına
“toplu piknik”lerin işe yaradığına da inanmıyorum. Öncelikli
olarak kişinin kurumu ile paydaş bir akit sahibi olduğuna inanması,
bunu içselleştirmesi gerekiyor. Bu sağlanmadığı takdirde belki
de bizim ülkemizin en büyük sorunu olarak görebileceğiniz
“gizli işsizlik” ile karşılaşıyoruz. Beceri ve bilgilerini
hiç kullanamadıkları, yıllarca
çaba gösterip bilgi yatırımı yaptıkları alanın dışında
umutsuz bir çalışan ordusu.
Sonuç,
mutsuz, tatminsiz ve üretimi düşük bir çalışma platformu. Aslında
bu pencereden bakarsanız herkes bir başkasının işini “gibi”
yapıyor. Sosyal hayatınızı işten tamamen koparıp, sosyal hayatınızın
içinde iş problemlerinin gerilimlerini yaşıyorsunuz.
Oysa
sürdürülebilir ve tüm çalışanların gönüllü olarak paylaşacağı
bir eğitim süreci ile en azından kazanılmış bilgi ve
becerilerin o işe ait üretime dönüştürülmesinin önünü açıyorsunuz.
Bu bağlamda çalışanların da yöneticilerinden ısrarla talepte
bulunması gerektiği unutulmamalı. Zira sürekli ve planlı eğitimin
sonuçları geometrik olarak gelişiyor. Aslında bu sürece “tüm
çalışanlar arasında paydaş bir algı, farkındalık, ifade ve
sorumluluk” ekseni diyebiliriz.
Bu
değerlendirmelerim paralelinde çalışma alanımı “kurumsal koçluk”
adı altında ve bir “güdüleyici mentor” olarak yoğunlaştırmış
durumdayım.
4S:
AB, ULUSLAR ARASI
EKONOMİK İKLİM VE –İK- ETKİLEŞİMİ İLE İLGİLİ DEĞERLENDİRMELERİNİZ
NELERDİR ?
Bu
AB söylemi ilginç bir motivasyon aracı. Kendi yaşam koşullarınızı
iyileştirebilmek için bir “Demokles kılıcı” buluyorsunuz.
Daha sonra ya tamamen kopyalıyorsunuz, ya da tamamen
reddediyorsunuz. Bakınız, bu süreçler esasen birer araç. Nasıl
ki her bir kişinin kendine özgü doğası var, şirketlerin de, ülkelerin
de kendine özgü yapı ve doğaları var. Bu noktada önemli olan
“felsefe”yi algılayıp, kendi modelinizi üretebilmek.
AB
ve diğer uluslararası entegrasyonlar, 80’lerden sonra küreselleşme
olgusu ile birlikte bir değer birlikteliğinden çok bir değer
ihracı çabasının içine girmiş görünüyor. Bir de iletişim
ortam ve araçlarında yaşanan baş döndürücü gelişmeler bir
“silah” haline gelinde ekonomik iklimlerin ve modellerin hızla
değiştiğine tanık oluyoruz.
Dikkatli
bakıldığında global olarak “üretim”in düştüğü, buna
karşılık “değer”in büyüdüğü fiktif bir büyüme süreci
yaşanıyor. Bu çerçevede tüm kademelerde çalışacak kişiler için
talep edilen niteliklerde değişime uğruyor. AB açısından
bakarsanız yaşlı nüfusu taşıyacak ve üretimde ara kademe işleri
görecek insan gücüne ihtiyaç var. AB ortak standartları gereği
bu personel anılan standartlara bir meslek sertifikasına sahip ve
kendini ifade edebilecek düzeyde yabancı dil bilen personel olmak
durumunda.
Türkiye’nin
AB perspektifindeki en şiddetli tartışmaları yaratan “serbest
dolaşım” sorunu aslında
bu açıdan anlamsız kalıyor. Zira kabul edilmiş ve sertifika ile
belgelenmiş bir mesleği olan ve yetecek düzeyde yabancı dil
bilen iş gücü karşısında kapalı sınır yok. Bu durum avantaj
olduğu kadar bir dezavantaj da doğuruyor. Çünkü ülkemiz işgücü
piyasası da yabancı çalışanların baskısı altına girecek. Tabii bu nitelikli işgücünü daha
uygun ücretlerle istihdam etme olanağı da sağlıyor işveren için.
İletişim
olanakları sayesinde kısa sürede çok aday bulmak hem işveren
hem de iş arayan için artık çok kolay. Bu yoğun rekabet ortamı halen çalışanlar için
de risk oluşturuyor. Özellikle bizde alışılageldiği gibi
“garantili iş” zihniyeti kalmıyor. Peki bu garantiyi nasıl sağlarsınız
? Çok açık; insana daha fazla bilgi ve kalite yatırımı
yaparak. Bunun da yolu tek “Eğitim, Eğitim, Eğitim..”. Dikkat
edildiğinde sürdürülebilir bir eğitim sürecinin hem kişiye
hem de şirketlere yatırım ve sonucunda da “kazan-kazan”
modeli bir katma değer olduğu çok açık.
Bugünün
dünyası bilgi ve becerilerinin farkında olan, bunları yaratıcılığa
dökebilen, kendini ifade edip isteklerini açıkça söyleyebilen,
bunların yarattığı özgüvenle sorumluluk alabilen kişilerin, başka bir değişle kendi gücünün ve değerinin bilincinde olan
insanların dünyası olma yolunda. Bu insanların da global
ekonomik hayatta daima yeri hazır.
5S:
İK VE GELECEK PROJEKSİYONUNUZU BİZİMLE PAYLAŞIR MISINIZ ?
Aslında
bu sorunuza az önce epeyce cevap verdim sanıyorum. Şöyle özetleyelim;
Artık ne iş yapacak olursanız olun, o iş için “siz de”,
“işveren de” size eğitim yatırımı yapmak durumunda. İşini
bilinçli, bilgili, mutlu ve verimli yapabilen insanlar gelişmeyi
sağlayacak. Bu insanlara da tüm dünya iş piyasası açık artık.
Bu gelişmelere ayak uydurmakta direnenlerin şansı ister işveren ister çalışan olsun her geçen gün azalacak görünüyor. Aslında
belirttiğim çizgide bir gelişme sürecinin sosyal hayatımıza da
bir ilişki kalitesi getireceğine inanıyorum. Zira artık
“bilgiyi saklayarak güçlü olma” dönemi bitti. Günümüzde
“bilgiyi paylaşarak bilgeleşmek bu yolla da ortak bir toplumsal lezzeti birbirimiz için yaratmak” ihtiyacı
ve mecburiyetindeyiz. |